Ehehe selam sevgili okurlar. Sanal alemin bu kuytu köşelerinde işte küllerinden bir yazı daha doğuyor.
Gibi salak bir girişten sonra aynı salaklıkla bir çıkış yaraşır bu yazıya değil mi sevgililer?
Böyle aralıklı aralıklı yazayım da okuması kolay olsun, sıkmasın.
Bir kaç blog hareketliliğinden gaza gelinmiştir, evet olay bu sadece.
Bir de milletin bloglarındaki şekillere falan dikkat ettim de, afedersiniz benim sayfamın başlığı, işte yukarıdaki şekiller falan pek bi boktan göründü gözüme.
Bunu düzeltmek için ne yetenek var ne ödenek ne tutamak... Kalsın öyle zaten, olay şekilde değil işte önemli olan içerik falan ayağına yatarız her zamanki gibi ehehe...
Hayır aslında niye yazıyorum biliyor musun (muyum)? Explorer'i her açtığımda kafadan kendi bloguma bakan bir adamım, "bugün ne yazı var aceba?" diyerekten. Artık buna bir yenilik getirmenin vakti geldi diyerekten bu yazıyı kayda alıyorum, bir süre oyalar beni diyerekten o salakça çıkışı yapayım en iyisi diyerekten (ya bir de bu var, bir kalıba takılı kalıp tekrarlamak. Kim bilir on yıl sonra "yazarın üslubu" falan olur iyi mi diyerekten parantezi kapa) yazıyı sonlandırayım...
Yılın en iyi çıkış yapan yazarı! Çık!..
03 Ocak 2009 Cumartesi
18 Temmuz 2008 Cuma
LOST SEZON FİNALİ (BABA YARISI)
Evet, altı ay olmuş bir şey yazmayalı. Lost'u da unuttu millet. Dilerseniz kalan karakterlerimizi de kısaca analiz edip mevzuyu bitirelim, siz de rahat edin, ben de...
Karaktersizler-Volume Sonses
Adaya kısmi felçli düşüp sonradan teke gibi koşturmaya başlayan John Locke; sahilde tavla oynayan, mülayim bir emekli astsubay portresi çizmişti ilk başlarda bizlere. Dizi ilerledikçe psikopata bağlayan Locke, Bursa işi nadide çakıları ile adanın domuz nüfusunu etkileyerek doğanın dengesini bozmuş, olanların en büyük sorumlusu olmuştur gözümde. Ulan yatalak adamken yürür olmuşsun, şükret haline, yok hala zıpla hopla, olay çıkar cık cık cık...
Bu adamın nasıl yürüdüğü olayına gelirsek iki teorim var;
Şimdi uçağın çakılma anında Locke yere tam çivileme pozisyonda düşer. Çaat! diye çakılınca afedersiniz bacakları kıçına girer ve vücut iletişimi tekrar sağlar, sinirler, bacaklar, beyin hesabı. Adanın gücü falan hikaye buna göre.
Diğer bir düşünceye göre ise; uçak düşünce boylu boyunca yere yayılan Locke'un yanına gelen Hurley ayısı, "Sapasağlam adamsın, herkes gibi sen de çalışsana!" deyince, Locke da utancından kalkar ve yürür...
Maşallah dediği çocuk üç gün yaşamayan Hurley'e gelirsek; aslında kutup ayısını oynamak üzere kadroya alınan oyuncu araya adam sokarak bu rolü kapmıştır. Haftalarca devreden sayısalda altıyı tutturarak rekor ikramiye kazanacak kadar şanslıdır(!). Esnaflığa soyunan Hurley'nin, müşterinin tekine sinirlenip; "Hay Hurley kadar başınıza taş düşsün!" demesiye dükkanına meteorun düştüğü sahne unutulmazlar arasındadır. Bu olaydan sonra, yıllardır hayalini kurduğu Hawai tatili için adaya düşen Hurley, kısa zamanda baba mesleği olan oto tamirciliğini ilerletip, adanın seçkin yetkili servislerinden biri olmuştur. Bu devirde çalışmadan geçinmek zor tabi, sonuçta hazıra dağ dayanmaz...
Peki şu fizikçi Daniel Faraday'a ne demeli? Er Ryan'dan şerefsiz Upham olarak aklımda kalmış olan bu şerefsiz, aynı "acıların çocuğu" suratıyla dizimizde de arz-ı endam etmekte. "Bildiğini yanındakilere söylememe" adeti gereği o da ada vatandaşı olmul durumda artık.
Juliet, ah Juliet... "Romeo'nun koynundan yeni çıkmış Juliet sırıtışı" belleklere kazınan Juliet Burke, ekibe sonradan katılmasına rağmen çok çalışarak kısa zamanda adanın Mona Lisa'sı olmuştur. Aslında Kız Meslek Lisesi ikinci sınıftan terk olan Juliet, "Ben doktorum!" diyerek "Birimiz hepimiz, hepimiz diğerleri için!" sözünü şiar edinen Benjamin ve arkadaşlarının arasında kendini kabul ettirmiştir...
Eveet bu yazı dizisini buralarda bir yerlerde bitirmek istiyorum. Lost'tan uzak kalınca hakkında geyik yapasım bile gelmiyor :) Daha çok karakter, mevzu var aslında kafamda ama artık başka konulara, oyunlara(!) dönmek istiyorum.
Haftaya aynı sayfada, başka bir konu ile monitörünüzde olmak üzere, hoşçakalın efenim...
Karaktersizler-Volume Sonses
Adaya kısmi felçli düşüp sonradan teke gibi koşturmaya başlayan John Locke; sahilde tavla oynayan, mülayim bir emekli astsubay portresi çizmişti ilk başlarda bizlere. Dizi ilerledikçe psikopata bağlayan Locke, Bursa işi nadide çakıları ile adanın domuz nüfusunu etkileyerek doğanın dengesini bozmuş, olanların en büyük sorumlusu olmuştur gözümde. Ulan yatalak adamken yürür olmuşsun, şükret haline, yok hala zıpla hopla, olay çıkar cık cık cık...
Bu adamın nasıl yürüdüğü olayına gelirsek iki teorim var;
Şimdi uçağın çakılma anında Locke yere tam çivileme pozisyonda düşer. Çaat! diye çakılınca afedersiniz bacakları kıçına girer ve vücut iletişimi tekrar sağlar, sinirler, bacaklar, beyin hesabı. Adanın gücü falan hikaye buna göre.
Diğer bir düşünceye göre ise; uçak düşünce boylu boyunca yere yayılan Locke'un yanına gelen Hurley ayısı, "Sapasağlam adamsın, herkes gibi sen de çalışsana!" deyince, Locke da utancından kalkar ve yürür...
Maşallah dediği çocuk üç gün yaşamayan Hurley'e gelirsek; aslında kutup ayısını oynamak üzere kadroya alınan oyuncu araya adam sokarak bu rolü kapmıştır. Haftalarca devreden sayısalda altıyı tutturarak rekor ikramiye kazanacak kadar şanslıdır(!). Esnaflığa soyunan Hurley'nin, müşterinin tekine sinirlenip; "Hay Hurley kadar başınıza taş düşsün!" demesiye dükkanına meteorun düştüğü sahne unutulmazlar arasındadır. Bu olaydan sonra, yıllardır hayalini kurduğu Hawai tatili için adaya düşen Hurley, kısa zamanda baba mesleği olan oto tamirciliğini ilerletip, adanın seçkin yetkili servislerinden biri olmuştur. Bu devirde çalışmadan geçinmek zor tabi, sonuçta hazıra dağ dayanmaz...
Peki şu fizikçi Daniel Faraday'a ne demeli? Er Ryan'dan şerefsiz Upham olarak aklımda kalmış olan bu şerefsiz, aynı "acıların çocuğu" suratıyla dizimizde de arz-ı endam etmekte. "Bildiğini yanındakilere söylememe" adeti gereği o da ada vatandaşı olmul durumda artık.
Juliet, ah Juliet... "Romeo'nun koynundan yeni çıkmış Juliet sırıtışı" belleklere kazınan Juliet Burke, ekibe sonradan katılmasına rağmen çok çalışarak kısa zamanda adanın Mona Lisa'sı olmuştur. Aslında Kız Meslek Lisesi ikinci sınıftan terk olan Juliet, "Ben doktorum!" diyerek "Birimiz hepimiz, hepimiz diğerleri için!" sözünü şiar edinen Benjamin ve arkadaşlarının arasında kendini kabul ettirmiştir...
Eveet bu yazı dizisini buralarda bir yerlerde bitirmek istiyorum. Lost'tan uzak kalınca hakkında geyik yapasım bile gelmiyor :) Daha çok karakter, mevzu var aslında kafamda ama artık başka konulara, oyunlara(!) dönmek istiyorum.
Haftaya aynı sayfada, başka bir konu ile monitörünüzde olmak üzere, hoşçakalın efenim...
26 Mayıs 2008 Pazartesi
LOST SEZON YARISI (SEZBEŞ) (II)
"Çıkan Kısmın Özeti" denirdi eski fotoromanlarda, gazete çizgi romanlarında. Bizim Lost'ta "Previously on Lost" oldu bu olay, olsun varsın. Gerçi burada gerek yok, altta bir önceki yazıda var zaten komple tefrika...
Tek Rakibim Oceanic Havayolları
Ehehe, arabaların arkasına yazdırmalık yeni bir cam yazısı olabilirmiş bu başlık. Neyse, dilerseniz bu gizemli şirket nedir, bu bölümde ona göz atalım.
Doksanlı yılların başında ilk uçuşunu Sabiha Gökçen Havaalanı'nda gerçekleştirerek havacılık sektörüne merhaba diyen şirket, uçağın Heybeliada'ya çakılması ile sanki olacakların sinyalini daha o günden vermiş gibiydi.
Şirketin sahibi Billy Ocean, güven kazandırıcı projeleri (yarım bardak kola ile çokoprens servisi, kolonyalı mendil vs...) bir bir hayata geçirirken diğer yandan da zeki (!) bir yöneticisinin "Patron adımızı Holywood'a taşıyalım, hem iyi reklam olur markamızı tanıtırız tüm dünyaya hem de güvenilirliğimiz artar..." önerisini hevesle kabul eder. İşte sonun başlangıcı bu olur. O günden itibaren ne kadar içinde uçak düşen, patlayan, kaçırılan yapım varsa hepsinde kanat gösteren Oceanic Havayolları nihayet Lost ilk sezon ile birlikte komple yerin dibine girer...
İyice çulsuzlaşan Billy Ocean, amcaoğlu olan Danny Ocean'ın çetesine katılıp Ocean's Fourteen filminde rol almaya karar verir...
Karaktersizler
Gelelim dizideki karakterlere... Öncelikle dünyada ne kadar pislik, işe yaramaz herif varsa o uçağa toplayan yapımcılara tüm insanlık adına teşekkür etmeliyiz. Dünyada suç oranı düştü vallahi o günden beri.
Kardeşim kaç bin feetden düşmüşsün, burnun kanamadan kurtulmuşsun, şükredip hayatıma beyaz bir sayfa açayım yok. Ordan oraya zıplamalar, dalaşmalar, vurdular kırdılar aynen devam. Püü size, kalın o adada oh!
Jack Shepard (Allah'ın çobanı), bir kere o kötü kadınla evlenip, babasını ameliyat ettiği Fransız dilberin tek öpücüğüyle yetinip arkasından koşmadığından o adada müebbete mahkum gözümde, velev ki kurtulmuş olsun. Limon yemiş suratı, palyaço gibi dövmelerle durduğu yerde duramayan bu adam kaybolsun gitsin, hiç üzülmem.
Jack'in bir dargın bir barışık, ağlak suratlı ekürisi Kate'e gelelim. Baba katili, hırsız, at manyağı bu kadın, Jack'e kızıp Sawyer'i günaha sokmasıyla hepten gözümden düşüyor. Dizide "I'm sorry" den başka doğru düzgün repliği olmayan Kate, işleri her zaman bulandırmasıyla da meşhurdur...
Dizideki fahri isim babası Sawyer, adeta bir takvim yaprağı arkası gibi herkese isim bulmakla meşgul. Tam bir kader kurbanı olan Sawyer, intikam hırsı ile gittiği Avustralya'da yanlış adamı öldürür. Bunun üzerine Aborjin töresi gereği başlayan kan davasından kurtulmak için adaya düşer. Zaten düşmeseymiş kendi atlayacakmış gibi geliyor bana. Yapımcılar bu James "Sawyer" Ford karakterini diziye almakla akıllılık etmişler bana göre. Eee ne demişler, "Alırsın Ford, olursun Lord"...
Tek Rakibim Oceanic Havayolları
Ehehe, arabaların arkasına yazdırmalık yeni bir cam yazısı olabilirmiş bu başlık. Neyse, dilerseniz bu gizemli şirket nedir, bu bölümde ona göz atalım.
Doksanlı yılların başında ilk uçuşunu Sabiha Gökçen Havaalanı'nda gerçekleştirerek havacılık sektörüne merhaba diyen şirket, uçağın Heybeliada'ya çakılması ile sanki olacakların sinyalini daha o günden vermiş gibiydi.
Şirketin sahibi Billy Ocean, güven kazandırıcı projeleri (yarım bardak kola ile çokoprens servisi, kolonyalı mendil vs...) bir bir hayata geçirirken diğer yandan da zeki (!) bir yöneticisinin "Patron adımızı Holywood'a taşıyalım, hem iyi reklam olur markamızı tanıtırız tüm dünyaya hem de güvenilirliğimiz artar..." önerisini hevesle kabul eder. İşte sonun başlangıcı bu olur. O günden itibaren ne kadar içinde uçak düşen, patlayan, kaçırılan yapım varsa hepsinde kanat gösteren Oceanic Havayolları nihayet Lost ilk sezon ile birlikte komple yerin dibine girer...
İyice çulsuzlaşan Billy Ocean, amcaoğlu olan Danny Ocean'ın çetesine katılıp Ocean's Fourteen filminde rol almaya karar verir...
Karaktersizler
Gelelim dizideki karakterlere... Öncelikle dünyada ne kadar pislik, işe yaramaz herif varsa o uçağa toplayan yapımcılara tüm insanlık adına teşekkür etmeliyiz. Dünyada suç oranı düştü vallahi o günden beri.
Kardeşim kaç bin feetden düşmüşsün, burnun kanamadan kurtulmuşsun, şükredip hayatıma beyaz bir sayfa açayım yok. Ordan oraya zıplamalar, dalaşmalar, vurdular kırdılar aynen devam. Püü size, kalın o adada oh!
Jack Shepard (Allah'ın çobanı), bir kere o kötü kadınla evlenip, babasını ameliyat ettiği Fransız dilberin tek öpücüğüyle yetinip arkasından koşmadığından o adada müebbete mahkum gözümde, velev ki kurtulmuş olsun. Limon yemiş suratı, palyaço gibi dövmelerle durduğu yerde duramayan bu adam kaybolsun gitsin, hiç üzülmem.
Jack'in bir dargın bir barışık, ağlak suratlı ekürisi Kate'e gelelim. Baba katili, hırsız, at manyağı bu kadın, Jack'e kızıp Sawyer'i günaha sokmasıyla hepten gözümden düşüyor. Dizide "I'm sorry" den başka doğru düzgün repliği olmayan Kate, işleri her zaman bulandırmasıyla da meşhurdur...
Dizideki fahri isim babası Sawyer, adeta bir takvim yaprağı arkası gibi herkese isim bulmakla meşgul. Tam bir kader kurbanı olan Sawyer, intikam hırsı ile gittiği Avustralya'da yanlış adamı öldürür. Bunun üzerine Aborjin töresi gereği başlayan kan davasından kurtulmak için adaya düşer. Zaten düşmeseymiş kendi atlayacakmış gibi geliyor bana. Yapımcılar bu James "Sawyer" Ford karakterini diziye almakla akıllılık etmişler bana göre. Eee ne demişler, "Alırsın Ford, olursun Lord"...
09 Mayıs 2008 Cuma
LOST (İnceleyememe) BAHAR SEZONU (I)
Lost Acı Söyler...
Birazdan başlayacağım yazı dizisi -dizi yazısı?-, herkes tarafından bilinen ama hakkında pek bir şey bilinmeyen meşhur (herkes tarafından bilinen) dizi Lost ile ilgili olacak gibidir. Diziyi izlemeyenler bile rahatça -arkaya yaslanarak- okuyabilir, gözleri görmeyenler rahatça okuyamayabilir -arkaya yaslansalar hiç okuyamazlar-, diziyi izleyenler sövebilir, gülebilirler...
5. sanat yılını kutlamaya hazırlanan Lost (Zayi) dizisini tüm Dünya gibi bizler de severek izliyoruz. Akıllarda sürekli soru işareti, ünlem, apostrof bırakan bir dizi. Bir dizi abudik olaylar silsilesi şeklinde gelişen bu dizi, budizm, şintoizm,atletizm gibi egzantrik felsefelerden oldukça ilham almış gibi görünüyor (?).
"Kaç yıl oldu, daha yeni mi Lost'u yazıyorsun?" diye sorarsanız -ki sorarsınız-, adı gereği "Kayıp" olan DVD'leri ancak bulup seyredebildiğimi söylerim ben de size. Aslında kayıp ilanı vermeyi düşündüm ama bu espriyi önceki yazılarımdan birinde yaptığım için bunu yapmadım!
Ada Vapuru Yandan Çarklı
Lost'a dair şimdiye kadar yazılan binlerce yazıda olduğu gibi, "Tropik bir adaya düşen, Oceanic Havayolları'na ait 815 sefer sayılı uçaktan kurtulanların adadaki maceraları..." gibisinden baygındırıcı bir giriş yapmak istemiyorum mevzuya. Çünkü Lost daha fazlasını hak ediyor, daha fazlasını içeriyor. Gerçekten olaylara değişik açılardan bakan, farklı anlatıma sahip bir yapım. Bu yönleriyle klasik RPG ögeleri taşıyan modern bir TPS de diyebiliriz (Çevirenin Notu: Burada yapma şunu ya).
No Black Smoking
Tropik bir adaya düşen, Oceanic Havayolları'na ait 815 sefer sayılı uçaktan kurtulanların adadaki maceralarını anlatan dizinin büyük bölümünün geçtiği Lost Adası'nda (Herkes gibi ben de bu ismi uygun gördüm) hava genelde günlük güneşlik. Yer yer sağanak yağışların gözlendiği adada sabah saatlerinde etkili olan sis, öğleden sonra yerini kara bir dumana bırakıyor.
Bulmacalara "Dört tarafı gizemlerle çevrili kara parçası" olarak giren bu adanın sırrı, Victoria's Secret'dan sonra en çok merak ettiğim sır olmakta.
Neyse, lafı fazla uzatmadan(!) ayrıntılara dalmak istiyorum...
"Previously on Lost" olacak bu ilk yazı muhakkak devam edecek.
Birazdan başlayacağım yazı dizisi -dizi yazısı?-, herkes tarafından bilinen ama hakkında pek bir şey bilinmeyen meşhur (herkes tarafından bilinen) dizi Lost ile ilgili olacak gibidir. Diziyi izlemeyenler bile rahatça -arkaya yaslanarak- okuyabilir, gözleri görmeyenler rahatça okuyamayabilir -arkaya yaslansalar hiç okuyamazlar-, diziyi izleyenler sövebilir, gülebilirler...
5. sanat yılını kutlamaya hazırlanan Lost (Zayi) dizisini tüm Dünya gibi bizler de severek izliyoruz. Akıllarda sürekli soru işareti, ünlem, apostrof bırakan bir dizi. Bir dizi abudik olaylar silsilesi şeklinde gelişen bu dizi, budizm, şintoizm,atletizm gibi egzantrik felsefelerden oldukça ilham almış gibi görünüyor (?).
"Kaç yıl oldu, daha yeni mi Lost'u yazıyorsun?" diye sorarsanız -ki sorarsınız-, adı gereği "Kayıp" olan DVD'leri ancak bulup seyredebildiğimi söylerim ben de size. Aslında kayıp ilanı vermeyi düşündüm ama bu espriyi önceki yazılarımdan birinde yaptığım için bunu yapmadım!
Ada Vapuru Yandan Çarklı
Lost'a dair şimdiye kadar yazılan binlerce yazıda olduğu gibi, "Tropik bir adaya düşen, Oceanic Havayolları'na ait 815 sefer sayılı uçaktan kurtulanların adadaki maceraları..." gibisinden baygındırıcı bir giriş yapmak istemiyorum mevzuya. Çünkü Lost daha fazlasını hak ediyor, daha fazlasını içeriyor. Gerçekten olaylara değişik açılardan bakan, farklı anlatıma sahip bir yapım. Bu yönleriyle klasik RPG ögeleri taşıyan modern bir TPS de diyebiliriz (Çevirenin Notu: Burada yapma şunu ya).
No Black Smoking
Tropik bir adaya düşen, Oceanic Havayolları'na ait 815 sefer sayılı uçaktan kurtulanların adadaki maceralarını anlatan dizinin büyük bölümünün geçtiği Lost Adası'nda (Herkes gibi ben de bu ismi uygun gördüm) hava genelde günlük güneşlik. Yer yer sağanak yağışların gözlendiği adada sabah saatlerinde etkili olan sis, öğleden sonra yerini kara bir dumana bırakıyor.
Bulmacalara "Dört tarafı gizemlerle çevrili kara parçası" olarak giren bu adanın sırrı, Victoria's Secret'dan sonra en çok merak ettiğim sır olmakta.
Neyse, lafı fazla uzatmadan(!) ayrıntılara dalmak istiyorum...
"Previously on Lost" olacak bu ilk yazı muhakkak devam edecek.
25 Nisan 2008 Cuma
Haydaa...
Folklor oynarken verilen komutlardan değil, bildiğimiz "Haydaa..." bu. İşimle ve başka alanlarla ilgili çok konuda büyük yardımları dokunmuş bir uzaktan yakınımızı (Öeh, akrabaya gel..) ziyarete gittim geçen günlerde. Kendisine vefa borcu olduğum çok şeyler vardı ve alemci bir kişi olduğundan sağlam bir viski ve çikolata şekli yaptım yanımda götürerek. Bayağıdır görüşmemiştik ve evde de yoktu gittiğimizde. Ulan diyorum, vitrinlerde bir şeyler eksik, yengede başörtüsü var mıydı falan derken, abimizin bayağı bir dindarlaştığını, içmeyi falan bıraktığını -öyle şeylere artık çok kızdığını- farkettim yengenin ağzından. Abiyi bekleyip, yengeyle muhabbete devam ederken, bir yandan da emanetlerin poşedini kurcalıyorum bacak altımdan. Viskiyi soteliyeyim ki sadece çikolata kalsın ehehe... Yenge çay tazelemeye kalkar kalkmaz hanımın çantaya gömdüm viskiyi. Abi de geldi o arada. Hoş beş derken, "Abi bunu kabul edin, lâyık değil ama ehemehe...". Herneyse, "Allah razı olsun" u kaptım abiden, az daha çuvallayacak olsam da...
11 Nisan 2008 Cuma
Kısa Hikaye
Kaptanın Geğir Defteri, Ay Takvimi 12 Cemaziyelevvel
-Kola iyi gitti di mi Kaptan?
-Gaarrk!..
FIN
-Kola iyi gitti di mi Kaptan?
-Gaarrk!..
06 Nisan 2008 Pazar
Sıra Tabanlı Röportaj
The Guardian'dan alıntıdır;
"Washington Post'ta yayımlanan ve büyük ilgi gören bir röportajın haberi;
'Geçtiğimiz günlerde Türkiye'de bulunan ünlü meşhurlardan Paris Hilton ile röportaj yapmak için Türkiye'de bulunan (Bakın, ülkemizde herkes bulunabiliyor artık) New York Times muhabirlerinin bu talebi reddedilince, elleri boş dönmemek için ünsüz düşünür Otto Van Panelvan ile yaptıkları mini röportaj;
NYT : Merhaba sayın Otto Van Panelvan, öncelikle bizi kırmayıp kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Paris Hilton sizin kadar nazik olamadı ne yazıkki.
Otto : Ne demek efendim, lafı mı olur? Asıl ben teşekkür ederim, kalbiniz kadar temiz gazete sayfalarınızı bana ayırdığınız için. Allah tuttuğunuzu Hilton etsin.
NYT : Ahaha çok ilginçmişsiniz. Sizi çok sevdik, ilerleyen bölümlerde size Otto diyebilir miyiz?
Otto : Tabi, zaten herkes bana Otto der. O Hollandalı çakması ismi nereden buldunuz öyle, Marco Van Basten misali? Siz de az değilmişsiniz hani, neyse sorularınıza geçebiliriz.
NYT : Sayın Aslı Hanım (Öeh, soruları Çağlayan'ın röportajından aynen alayım dedim ama bu kadarı da fazla oldu gibi), pardon Sayın Otto Bey, öteki insanlarda görüp imrendiğiniz bir özellik var mıdır?
Otto : Var.
NYT : Nedir peki?
Otto : Ciddiyet. Aslında yerine göre ciddi olabiliyorum ama o yer neresidir bulamadım hâla. Gerçi memnunum halimden, girdiğim iş veya arkadaş ortamlarında beni tanıyan suratların hemen sırıtıvermesi hoşuma gidiyor. Talihsiz, üzücü, çoğu insanın başına gelemeyecek kadar kötü çok şey yaşadım. Hepsini böyle aştım, tabi çok üzüldüm, belki ağladım ama bir şekilde toparlandım, daha da güçlendim, meşhur bir sözdeki gibi...
NYT : Pazarda satılsanız, bir ne olurdunuz? Yani en çok hangi meyve sebzeye benzersiniz? Mesela hıyar, kabak, armut gibi?
Otto : İncir! Pazardan alınınca bir tane ama eve götürülünce yüzbin tane olurum. Halbuki bu sayı narda bin, elmada birdir. Beklenmedik sürprizler, konular çıkartırım çevremdekilere.
NYT : Peki yedi ölümcül günahtan biri olsaydınız, hangisi olurdunuz?
Otto : Tövbe tövbe... Tembellik olurdum. Hatta olamazdım bile, o derece tembelim anlıyacağınız. "Zoru sevmem, imkansızı hiç beceremem" sözümü kendime şiar edinmem bu yüzdendir zaten. "İş olduğunu bilse dünyaya gelmezmiş" sözü de hakkımda en çok söylenen sözlerden biridir. Ha bir de dokuz kusurlu hareketten "Arkadan Çelme Takma" olmak istemezdim...
NYT : Kendinizi hangi oyun karakterine benzetiyorsunuz?
Otto : Prince of Yalova'daki Prensim ben. Kaybediyor, düşüyor, yılmıyor, umursamıyor, çabalamaya çalışıyor, yine kaybediyor...
NYT : Hangi oyun türlerini sever, hangilerini sevmezsiniz?
Otto : Rol yapma oyunlarını sevmem. Rol yapmak bana göre değil. Kendim olmayı tercih ederim daha çok. Tembel biri olduğumdan, aksiyon ve FPS türleri tercihimdir. Single Player olarak bitirirdim hepsini evlenene kadar. Sonrasında Married Player olarak devam etmekteyim...
NYT : Sizde anısı olan bir şarkı var mıdır?
Otto : Adı Bende Saklı.
NYT : Özel kaçtı herhalde. Soru için özür dileriz.
Otto : Yok yok, şarkının adı o; "Adı Bende Saklı" Sezen'den, gerçi siz bilmezsiniz ya neyse. Bir de Zebda'dan Qualalaradime var ama anısı neydi onu unuttum sahiden.
NYT : Bir "İyi ki" ve bir "Keşke" alabilir miyiz?
Otto : İyi ki kızım var! Bunu klişe olarak veya vicdani bir mecburiyetten söylemiyorum. Tarif edilemeyecek bir "İyi ki". İnşallah o da "İyi ki bu adam benim babam" diyebilir ömrü boyunca... Keşke kaybettiğim sevdiklerim var olmaya devam etselerdi hâla, bunun tarifi çok açık, çok kolay, keşke işte...
NYT : Bir "İyi" ve bir "Kötü" haberiniz olsaydı, ne yapardınız?
Otto : Önce iyiyi söylerdim. Geçecek zamanda kötü olan düzelebilir belki. Hani bir umut, yerse hani...
NYT :"Ekmeğin çıksa da bayat,
Aldırma,
Yaşadığın sadece bir hayat..."
dizelerindeki hayatın anlamı nedir?
a- Hepsi
b- Hepi Topu
c- II ve IV
d- Hiçbiri
e- Hepbiri
Otto : Hiç bunları kendine dert etmeye değer mi? Şu kısacık ömürler yeter mi?..
NYT : Efendim, bize vakit ayırdığınız için tekrar teşekkür ederiz.
Otto : Ben teşekkür ederim. Bir dahaki sefere görüşmek üzere.
NYT : "Bir dahaki sefer" olmayacak, emin olun, olmayacak...
Otto : Nasıl? Lan!'"
Mikrofonlar aylar sonra yeşil bloglara dönen Night Eagle'da! Evet Nayt...
"Washington Post'ta yayımlanan ve büyük ilgi gören bir röportajın haberi;
'Geçtiğimiz günlerde Türkiye'de bulunan ünlü meşhurlardan Paris Hilton ile röportaj yapmak için Türkiye'de bulunan (Bakın, ülkemizde herkes bulunabiliyor artık) New York Times muhabirlerinin bu talebi reddedilince, elleri boş dönmemek için ünsüz düşünür Otto Van Panelvan ile yaptıkları mini röportaj;
NYT : Merhaba sayın Otto Van Panelvan, öncelikle bizi kırmayıp kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Paris Hilton sizin kadar nazik olamadı ne yazıkki.
Otto : Ne demek efendim, lafı mı olur? Asıl ben teşekkür ederim, kalbiniz kadar temiz gazete sayfalarınızı bana ayırdığınız için. Allah tuttuğunuzu Hilton etsin.
NYT : Ahaha çok ilginçmişsiniz. Sizi çok sevdik, ilerleyen bölümlerde size Otto diyebilir miyiz?
Otto : Tabi, zaten herkes bana Otto der. O Hollandalı çakması ismi nereden buldunuz öyle, Marco Van Basten misali? Siz de az değilmişsiniz hani, neyse sorularınıza geçebiliriz.
NYT : Sayın Aslı Hanım (Öeh, soruları Çağlayan'ın röportajından aynen alayım dedim ama bu kadarı da fazla oldu gibi), pardon Sayın Otto Bey, öteki insanlarda görüp imrendiğiniz bir özellik var mıdır?
Otto : Var.
NYT : Nedir peki?
Otto : Ciddiyet. Aslında yerine göre ciddi olabiliyorum ama o yer neresidir bulamadım hâla. Gerçi memnunum halimden, girdiğim iş veya arkadaş ortamlarında beni tanıyan suratların hemen sırıtıvermesi hoşuma gidiyor. Talihsiz, üzücü, çoğu insanın başına gelemeyecek kadar kötü çok şey yaşadım. Hepsini böyle aştım, tabi çok üzüldüm, belki ağladım ama bir şekilde toparlandım, daha da güçlendim, meşhur bir sözdeki gibi...
NYT : Pazarda satılsanız, bir ne olurdunuz? Yani en çok hangi meyve sebzeye benzersiniz? Mesela hıyar, kabak, armut gibi?
Otto : İncir! Pazardan alınınca bir tane ama eve götürülünce yüzbin tane olurum. Halbuki bu sayı narda bin, elmada birdir. Beklenmedik sürprizler, konular çıkartırım çevremdekilere.
NYT : Peki yedi ölümcül günahtan biri olsaydınız, hangisi olurdunuz?
Otto : Tövbe tövbe... Tembellik olurdum. Hatta olamazdım bile, o derece tembelim anlıyacağınız. "Zoru sevmem, imkansızı hiç beceremem" sözümü kendime şiar edinmem bu yüzdendir zaten. "İş olduğunu bilse dünyaya gelmezmiş" sözü de hakkımda en çok söylenen sözlerden biridir. Ha bir de dokuz kusurlu hareketten "Arkadan Çelme Takma" olmak istemezdim...
NYT : Kendinizi hangi oyun karakterine benzetiyorsunuz?
Otto : Prince of Yalova'daki Prensim ben. Kaybediyor, düşüyor, yılmıyor, umursamıyor, çabalamaya çalışıyor, yine kaybediyor...
NYT : Hangi oyun türlerini sever, hangilerini sevmezsiniz?
Otto : Rol yapma oyunlarını sevmem. Rol yapmak bana göre değil. Kendim olmayı tercih ederim daha çok. Tembel biri olduğumdan, aksiyon ve FPS türleri tercihimdir. Single Player olarak bitirirdim hepsini evlenene kadar. Sonrasında Married Player olarak devam etmekteyim...
NYT : Sizde anısı olan bir şarkı var mıdır?
Otto : Adı Bende Saklı.
NYT : Özel kaçtı herhalde. Soru için özür dileriz.
Otto : Yok yok, şarkının adı o; "Adı Bende Saklı" Sezen'den, gerçi siz bilmezsiniz ya neyse. Bir de Zebda'dan Qualalaradime var ama anısı neydi onu unuttum sahiden.
NYT : Bir "İyi ki" ve bir "Keşke" alabilir miyiz?
Otto : İyi ki kızım var! Bunu klişe olarak veya vicdani bir mecburiyetten söylemiyorum. Tarif edilemeyecek bir "İyi ki". İnşallah o da "İyi ki bu adam benim babam" diyebilir ömrü boyunca... Keşke kaybettiğim sevdiklerim var olmaya devam etselerdi hâla, bunun tarifi çok açık, çok kolay, keşke işte...
NYT : Bir "İyi" ve bir "Kötü" haberiniz olsaydı, ne yapardınız?
Otto : Önce iyiyi söylerdim. Geçecek zamanda kötü olan düzelebilir belki. Hani bir umut, yerse hani...
NYT :
dizelerindeki hayatın anlamı nedir?
a- Hepsi
b- Hepi Topu
c- II ve IV
d- Hiçbiri
e- Hepbiri
Otto : Hiç bunları kendine dert etmeye değer mi? Şu kısacık ömürler yeter mi?..
NYT : Efendim, bize vakit ayırdığınız için tekrar teşekkür ederiz.
Otto : Ben teşekkür ederim. Bir dahaki sefere görüşmek üzere.
NYT : "Bir dahaki sefer" olmayacak, emin olun, olmayacak...
Otto : Nasıl? Lan!'"
Mikrofonlar aylar sonra yeşil bloglara dönen Night Eagle'da! Evet Nayt...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
